

"Güneş pırıl pırıl masmavi bir gökyüzünde parlıyordu. Vadinin sol tarafında sarp kaya parçaları gökyüzüne ulaşıyor ve beyaz bulut kümelerini arkalarında saklıyorlardı. Sağ tarafta yemyeşil bir çam ormanı tatlı bir meyille yükseliyor ve ufukta beyaz bulut kümeleri içinde sanki kayboluyordu. Vadinin tabanı belki bir kilometre açıklıkta idi ve ortasından geçen büyükçe bir dere, tepelerdeki kar sularını aşağılara taşıyordu."Bizim arabamızı park ettiğimiz yerin hemen solunda ufak bir tahta köprü vardı ve köprünün altından geçen sular kayalara çarparak bir şelale sesi çıkarıyorlardı. Vadi kır çiçekleriyle doluydu ve bu kır çiçekleri yemyeşil otların arasına karışmış muhteşem bir renk cümbüşü oluşturuyordu.
"Arkadaşımla beraber vadinin solunu takip eden patikaya girdik ve tatlı bir meyille dereyi sağımıza alarak yukarılara çıkmaya başladık.
"Arkadaşım, konuşmaya devam ediyordu: 'Hep böyledir zaten. Önce bir laf söyler, güvenirsin. Kendini ona göre ayarlarsın. İ-ki gün sonra fikrini değiştirir. Gel de güven böyle insana. Tutarlılık diye bir şey yok! Esasında niye şaşırıyorum ki? Her zaman yaptığı şey! İçimden ona telefon edip, şöyle bir güzel haddini bildirmek geldi. Hiçbir gün senin bir lafına güvenemeyecek miyiz? Sersemin yaptığına bak.'
"Ben arkadaşımı gözlüyordum. O an ne güneşin, ne bulutların, ne çamların, ne vadideki çiçeklerin, ne tertemiz havanın, hiçbir güzelliğin farkında değildi. Gözlemleyen bilincimle bir yandan onu dinliyordum, bir yandan da içinde bulunduğum o muhteşem güzelliği izliyordum, bir yandan da, 'ne kadar yazık oluyor şimdi ve şu ana,' diye düşünüyordum.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder